Gazze’yi fiilen işgal ederek kontrol altına alan İsrail, Amerika’nın desteğiyle bölgede kalıcı barışa ihtiyaç duymadığını bir kez daha gösterdi. Lübnan’a düzenlenen son saldırılar, sivillerin yaşamını hedef alarak bölgesel tansiyonu yeniden yükseltti. Bu durum, İsrail’in “durdurulamaz bir tehdit” olarak hareket etmeye devam ettiğini ortaya koyuyor.
Bundan yalnızca bir gün önce, İsrail’in askeri nitelikte olmayan altı ağır makine deposunu bombalayarak yüzlerce araç ve buldozeri yok etmesi, ülkenin altyapısına kasıtlı olarak zarar vermeyi amaçladığını kanıtladı. Yıkımın onarımını bile engelleyen bu saldırıların amacı, zaten zor durumdaki Lübnan ekonomisini daha da çökertmekti.
Hizbullah Bahaneleri ve Gerçek Nedenler
İsrail’in “Hizbullah tehdidi” bahanesi, askeri gerekçeden çok kamuoyuna yönelik bir algı yönetimi olarak öne çıkıyor. Son yıllarda ağır kayıplar vermiş olan Hizbullah’ın ya da Hamas’ın, İsrail’e gerçek bir tehdit oluşturmadığı biliniyor. Buna rağmen, Tel Aviv hükümeti bu örgütleri kullanarak saldırgan politikalarını meşrulaştırmaya çalışıyor.
Gazze’de Donald Trump yönetiminden kalma sözde barış planı sayesinde eli güçlenen İsrail için bu saldırılar, bölgesel hâkimiyetini sürdürme stratejisinin bir parçası haline geldi. Bu çerçevede uyguladığı önleyici savaş doktrini ise, uluslararası hukukta karşılığı olmayan bir saldırganlık biçimi olarak değerlendiriliyor.
İç Politika, Ekonomik Çıkarlar ve Dini Motifler
İsrail iç siyasetinin dinamikleri de bu sürecin belirleyici unsurlarından biri. Hükümet, iç muhalefeti bastırmak ve kamuoyunun güvensizliğini yönlendirmek için dış tehditleri sürekli gündemde tutuyor. Böylece, ordunun şiddet eylemleri “ulusal güvenlik refleksi” adı altında meşrulaştırılıyor.
Ekonomik açıdan bakıldığında, İsrail’in saldırgan politikaları su kaynakları, enerji hatları ve verimli topraklar üzerindeki kontrolü artırmaya yönelik. Gazze ve Batı Şeria’daki askeri eylemler çoğu zaman bu stratejik çıkarlarla doğrudan bağlantılı. Bu durum, ülkenin ekonomik ve jeopolitik üstünlüğünü koruma çabasının bir uzantısı.
Dini açıdan ise, İsrail’in askeri adımlarının tarihsel kutsal mekânlar üzerindeki hâkimiyet isteğiyle birleştiği görülüyor. Kudüs ve Batı Şeria’da yayılmacı yerleşim politikalarının sürmesi, bu ideolojik hedefin somut bir göstergesi.
Bölge Üzerindeki Kalıcı Etkiler
İsrail’in komşularına yönelik saldırıları, sadece askeri değil, aynı zamanda bölgesel istikrarsızlığı sürdürme stratejisinin bir parçası. Lübnan’a yapılan son saldırılar bu yaklaşımın en yeni örneği oldu. Benzer şekilde, Suriye’de izlenen politika da ülkeyi zayıf ve parçalanmış halde tutma amacını taşıyor.
Bugün hâlâ İsrail’in “güvenlik” gerekçesiyle yürüttüğü bu saldırıların arkasında Hizbullah veya Hamas’ı görenler, büyük resmin bir parçasını kaçırıyor. Gerçekte bu politikalar, Büyük İsrail hedefinin adım adım ilerletilmesinden başka bir şey değil.
İsrail, barışta da savaşta da aynı tutumu sürdürüyor. Ne yazık ki, bunu hâlâ anlayamayanlar var.

