Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Bekleniyordu, oldu…İran’a saldırı: Öncekinin tekrarı

Trump’ın İran Saldırısı: Gerekçe, Hukuk ve Bölgesel Yansımalar Hani geçen

Trump’ın İran Saldırısı: Gerekçe, Hukuk ve Bölgesel Yansımalar

Hani geçen yıl, 12 gün süren İran-İsrail savaşında “İran’ın nükleer kapasitesi etkisiz hale getirilmişti?” Bu sözleri hâlâ hafızamızda olan ABD Başkanı Donald Trump, İran’a yönelik dün sabahki saldırının ardından daha önce “etkisiz hale getirilen” nükleer tesislerin hedef alındığını açıklayınca şaşkınlık oluştu. Ocak ayında Venezuela’ya müdahale gerekçesi olarak bu ülkeden ABD’ye uyuşturucu sokulduğunu söyleyen Trump’ın daha sonra “istediğimiz sadece petroldü” demesi de hatırlanınca, Trump’ın tutumundaki tutarsızlık dikkat çekiyor.

Trump’ın önce söylediklerine, sonra söyleyeceklerine bakarak değerlendirmek gerekiyor. Yıllardır ABD’nin sahte gerekçelerle başlattığı Irak saldırısının “aptallık” olduğunu söyleyen birinden; daha sonra “sahte” gerekçelerle İran’ı vuran birine dönüşmesi hızlı oldu. Kişisel değerlendirmem dahil, bugüne kadar gördüğüm “en başarılı” yalancılardan biri olduğu ileri sürülebilir. ABD’nin yurtdışındaki müdahalelerini sona erdireceğini vaat ederek yürüttüğü seçim kampanyaları ve sonunda seçimi kazanması, bu iddianın temeli sayılabilir.

Dünyanın gözü önünde süren bir tutarsızlık maratonu var denebilir. On gün önce, sadece Ortadoğu’daki değil tüm dünyadaki çatışmaları çözmeyi amaçladığını belirterek bir Barış Kurulu topladığı açıklanan Trump’ın söylemleriyle eylemleri arasında uyumsuzluk görülüyor. Bazı otoriter ya da diktatörlere çekici gelen söylemleri olduğu belirtiliyor.

Trump, sekiz savaşı bitirdiğini iddia ederek Nobel Barış Ödülü’nü kendi ağzıyla istedi; ödülün verilmemesi üzerine öfkelendiği bildirildi. İran saldırısının meşruiyeti sorgulanırken, Trump’ın “Amacımız, İran rejiminin oluşturduğu acil tehditleri ortadan kaldırarak Amerikan halkını korumaktır” şeklindeki açıklamasıyla iddia edilen tehdidin varlığı konusunda ciddi şüpheler var. Öncelikle, iddia edildiği gibi İran’ın ABD halkı için acil bir tehdit oluşturduğuna dair açık kanıt bulunmuyor; bu nedenle Birleşmiş Milletler Şartı’nın ihlal edildiği ileri sürülüyor. İkinci olarak, İran’ın nükleer silaha sahip olduğunu gösteren kesin bir kanıt olmadığı, ne BM ne ABD istihbaratı ne de kimi İsrail yetkilileri tarafından böyle bir kanıtın açıkça gösterilmediği belirtiliyor.

Peki neden saldırıldı? İç politikada popülaritesinin düşmesi ve yaklaşan ara seçimler öncesinde dış politika hamleleriyle gündem oluşturma ihtiyacı bir neden olabilir. ABD’de Yüksek Mahkeme ile ilişkileri ve iç tartışmalar, liderin dışarıda atacağı adımları etkileyen faktörler arasında sayılıyor. Ayrıca henüz ispatlanmamış iddialar nedeniyle özel ilişkilerinin zedelenmiş olması da iç politik baskı unsuru olabilir. Bu tür iç sıkıntılar, liderlerin dış politika müdahalelerine yönelmesine yol açabiliyor.

Ayrıca saldırının Çin’e bir mesaj olabileceği, Çin’in İran ile iyi ilişkilerinin Asya’da Amerikan karşıtı bir blok oluşmasına zemin hazırlayacağı endişesiyle ABD’nin İran’ı zayıflatmak isteyebileceği öne sürülüyor. İran zayıfladığında Çin için zayıf bir müttefik haline gelmesi ABD’yi memnun edebilir. İsrail’le yakın ilişkilerin yanı sıra dünya petrol piyasasını İran’la birlikte etkileyen Rusya’ya da bir gözdağı amacı taşınabileceği değerlendiriliyor. Bu nedenle olayın çok taraflı jeopolitik dinamikleri olduğu vurgulanıyor.

Trump, saldırıyla yalnızca BM Şartı’nı ihlal etmekle kalmadı; ülkesinin anayasal kurumlarını da devre dışı bıraktığı iddia ediliyor. ABD’nin savaşa girip girmeyeceğine karar verme yetkisine sahip Kongre’yi bypass ederek saldırıyı gerçekleştirdiği öne sürülüyor; böylece ülke anayasasının da ihlal edildiği belirtiliyor. Geçen Haziran’daki 12 günlük savaşın da görüşmeler devam ederken başlatıldığı hatırlatılarak, son saldırının yine müzakereler sürerken başlamasının şaşırtıcı olmadığı ifade ediliyor.

Saldırının sonuçları artçı olarak geldi; İran’ın, ABD üslerinin bulunduğu ülkelere füzeler fırlattığı bildirildi. Ayrıntıların ilerleyen günlerde netleşeceği belirtiliyor. Ayrıca saldırının ABD ile İsrail ortaklığıyla gerçekleştirildiği vurgulanıyor.

İsrail’in saldırıları meşrulaştırmak için yeniden şekillendirdiği kavramlar kullanıldığı, son saldırıyı da “Önleyici Savaş” olarak adlandırdığı aktarılıyor. Ancak böyle bir savaş türünün uluslararası hukuk açısından tartışmalı olduğu ifade ediliyor. Yazara göre bu kavram artık uluslararası sistemin istikrarını bozma tehdidi taşıyan bir terim haline gelmiş durumda.

Yazar, kendi çalışması olan İran-İsrail Savaşı adlı kitabından alıntı yaparak “Önleyici Savaş” kavramının belirsizliğini ve uygulamadaki sorunlarını aktarıyor. ABD’nin 2003’te Irak’a yaptığı müdahale örneğinde olduğu gibi, önleyici savunma gerekçesinin dayandırıldığı kitle imha iddialarının doğrulanmaması hâlâ tartışmalı bir nokta olarak gösteriliyor.

Avrupa Konseyi Siyasal İlişkiler Komitesi’nin 8 Haziran 2007 tarihli raporuna atıf yapılarak, “Önleyici Savaş Kavramı ve Uluslararası İlişkiler Açısından Sonuçları” başlıklı raporun, önleyici savaşın uluslararası hukuka aykırı olduğu ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin meşruiyetini zayıflatabileceği nedeniyle reddedilmesi gerektiğini vurguladığı aktarılıyor. Rapordaki ifadeye göre önleyici savaşa tek taraflı başvurulması üye ve gözlemci devletlerce reddedilmelidir.

Durumun açık olduğu, uluslararası hukuka göre önleyici savaşın başka bir egemen devlete karşı hukuka aykırı kabul edildiği; dolayısıyla İsrail’in bu saldırıyla bir kez daha uluslararası hukuk kuralını ihlal etmiş olabileceği belirtiliyor.

Yazı, kişisel antipati ya da sempatiyi bir kenara bırakarak İran’ın, ne kadar eleştirilse de saldırıda mağdur taraf olduğunu vurguluyor. İran’ın daha önce yaptırımların kaldırılması karşılığında nükleer programına kısıtlamalar getirilmesini görüşmeye hazır olduğunu belirttiği; tek itirazının füzelerle ilişkilendirilmesi olduğu aktarılıyor. Buna rağmen, yazarın ifadesiyle, İran üzerine saldırı düzenlendiği belirtiliyor.

Sonuç olarak, eğer amaç İran’ı nükleer kapasitesinden arındırmak ise diplomatik yolların bu sorunu çözebileceği, ancak mevcut durumda diplomasi yerine askeri müdahalenin tercih edildiği öne sürülüyor. Yazı, yoldan sapmış aktörlerle diplomasi yolunun işlemeyeceğini savunan bir değerlendirmeyle sona eriyor.