Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Savaşlar büyüklerin savaşı, çocukların ulusu yok

İnsana Özgü Bir Yeteneksizliktir Yaşayamamak “İnsana özgü bir yeteneksizliktir yaşayamamak.

İnsana Özgü Bir Yeteneksizliktir Yaşayamamak

“İnsana özgü bir yeteneksizliktir yaşayamamak. Yoksa hangi balık boğmuş kendini, hangi serçe atlamış camdan?” — Dostoyevski

İki gün önce İran–Amerika–İsrail arasında savaş başladı. Dünya zaten uzun süredir yangın yeri durumunda.

Savaşların temel sebepleri; jeopolitik güç mücadelesi, nükleer program korkuları, bölgesel egemenlik hedefleri, dinî ve mezhepsel ayrılıklar ile kaynak ve stratejik kontrol hırsıdır.

ABD ve İsrail, İran’ın nükleer silah geliştirmesini engellemek ve bölgedeki güç dengesini korumak amacıyla müdahalelerde bulunuyor; İran misilleme yapıyor. Filistin’de ise yıllardır süren işgal, yerleşim politikaları ve güvenlik kaygıları çatışmayı daha da körüklüyor. Pakistan tarafında ise Afganistan kaynaklı saldırılar ve sınır anlaşmazlıkları gerilimi tırmandıran etkenler arasında yer alıyor.

Haber bülteni olarak aktarırken vurgulamak gerekir ki, bu metinde yer alan bilgilerin aktarımı yorum katmadan, olanı olduğu gibi sunulmuştur.

Çocukların Durumu: En Ağır Bedeli Ödeyenler

Beni en çok ilgilendiren konu, tüm bu çatışmalarda en çok etkilenenlerin çocuklar olmasıdır. Gazze’de on binlerce çocuk öldü veya yaralandı; açlık ve travma ile karşı karşıyalar. Yemen’de açlık ve hastalık çocuklar arasında hızla yayılıyor. Pakistan–Afganistan hattındaki çatışmalar okulları ve evleri yok ediyor, mülteci çocuklar eğitim ve güvenlikten mahrum kalıyor. Bu savaşlar nesiller boyu sürecek psikolojik yaralar, kayıp aileler ve geleceksiz bir gençlik bırakma riski taşıyor.

En masum olanlar en ağır bedeli ödüyor.

Güncel Yıkımlar ve Süren Çatışmalar

Gazze’de devam eden yıkım, Ukrayna’daki savaş, Pakistan–Afganistan hattındaki gerilim, Yemen ve Sudan’daki bitmeyen çatışmalar—her haberde savaş, patlama, gözyaşı ve insanlık dışı göç haberleri görülüyor.

Filistin’de çocuklar uzun zamandır gökyüzüne umutla bakmıyor. Enkazların arasında büyüyen kalpler, geleceğe sevgiyle değil korkuyla ve giderek sertleşen öfkeyle bakmayı öğreniyor; nefret tohumları içinde büyüyorlar.

Çocukların Doğası ve Kimlik Yükü

Her çocuk dünyaya umutla gelir. Bir bebek doğduğunda insanlığa yeni bir başlangıç şansı doğar; ilk bakışı merak doludur. Bebekler bayrak, sınır veya kin bilmez; dünyayı güvenli bir yer sanarak gözlerini açarlar. Ancak çoğu, doğdukları coğrafyanın koşulları nedeniyle kısa sürede kin, düşmanlık ve savaşla tanışıyor.

İbn-i Haldun’un “Coğrafya kaderdir.” sözüyle özetlendiği üzere, bir çocuğun doğduğu coğrafya onun kaderini etkileyebiliyor. Savaşın ortasında büyüyen bir çocuk; patlama sesleriyle, yakınlarını yitirerek, evini kaybederek çocukluğunu kaybediyor. Bu çocuklar korkuyla uyanıyor, yüksek seslerden irkiliyor; bazıları içine kapanıyor, bazıları ise öfke ile büyüyor ve sevgiyi, umudu yitiriyor. Büyümek zorunda bırakılan bu çocuklar ileride toplumları yönetebilecek aktörlere dönüşüyor. Ulus bilinci veya ulus bütünlüğü adına yapılan hesapların en ağır bedelini en küçükler ödüyor.

Şiirsel Bir Hatırlatma: Bebeklerin Ulusu Yok

Ataol Behramoğlu’nun dizeleri çocukların ortak insanlığını vurguluyor:

BEBEKLERİN ULUSU YOK
İlk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu
Bebeklerin ulusu yok
Başlarını tutuşları aynı
Bakarken gözlerinde aynı merak
Ağlarken aynı seslerin tonu
Bebekler çiçeği insanlığımızın
Güllerin en hası, en goncası
Sarışın bir ışık parçası kimi
Kimi kapkara üzüm tanesi
Babalar çıkarmayın onları akıldan
Analar koruyun bebeklerinizi
Susturun susturun söyletmeyin
Savaştan yıkımdan söz ederse biri
Bırakalım sevdayla büyüsünler
Serpilip gelişsinler fidan gibi
Senin benim hiç kimsenin değil
Bütün bir yeryüzünündür onlar
Bütün insanlığın gözbebeği
İlk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu
Bebeklerin ulusu yok;

Bebekler, insanlığımızın çiçeğidir.

Kimlik, Aidiyet ve Barış Eğitimi

Çocuklar doğduklarında hiçbir millete, dile, dine veya ırka ait değillerdir. Biz onlara isim verirken kimlik de veriyoruz; kimlik verirken aidiyet, aidiyet verirken sorumluluk yüklüyoruz. Çoğu zaman bu sorumlulukların içine geçmişin kavgalarını da katıyoruz. Keşke aynı zamanda barış bilincini de yüklesek; ülke sınırlarını anlatırken insanlığın nerede başlayıp nerede bittiğini de anlatsak ki gelecekte insanlığını yitirmiş yetişkinler olmasın.

Barış sadece silahların susması demek değildir. Barış, çocukların defterine tank değil güneş çizebilmesi, oyun seslerinin sirenleri bastırması, “gelecek” kelimesini duyduğumuzda içimizin daralmaması demektir. Barış, bir çocuğun gece rahat uyuması; annelerin çocuklarını okula gönderirken içinin rahat olması; babaların eve döndüğünde korku ve gözyaşı yerine kahkaha duyması demektir. En önemlisi, babaların evlerine dönebilmesidir.

Dünya, çocukların gülebildiği kadar güzel; sınırların ötesinde onları koruyabildiğimiz kadar güçlü ve özgürüz.

Çocuklara Yatırılacak Umut

Tüm dünya insanları olarak baştan başlamalı, çocuklara barışı öğretmeliyiz. Yeni ve temiz bir kuşak ancak kirletilmiş bu dünyayı temizleyebilir. Onlara geçmişin yükünü değil, geleceğin umudunu bırakmalıyız.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış.” sözü tüm dünya çocuklarının kalbine yazılmalıdır; belki bir gün dünya çocuklar için yaşanabilir bir yer olur.

Türkiye hepimizin, eğitim hepimizin.