Bağ-Kur Tescil Mağduriyeti: Vergi Kayıtları Var Ama Sigortalılık Yok
Merhaba kıymetli okuyucularım,
Esnafın hikâyesi bu ülkede sıklıkla yarım yazıldı. Vergi levhası, oda kaydı, belediye ruhsatı gibi resmi belgelerle faaliyeti tescillenen insanların bir kısmı, emeklilik aşamasına geldiğinde Sosyal Güvenlik Kurumu kayıtlarında yok sayılabiliyor. Bu çelişki, Bağ-Kur tescil mağduriyetinin özünü oluşturuyor.
Özellikle 1 Ekim 2008 öncesine uzanan bir sorundan söz ediyoruz. Kendi nam ve hesabına çalışan binlerce esnaf, vergi mükellefi olarak yükümlülüklerini yerine getirdi; ancak çeşitli nedenlerle Bağ-Kur tescili ya hiç yapılmadı ya da gecikmeli tescil edildi. Yıllar sonra emeklilik hesabı yapılırken karşılarına şu tablo çıkıyor: vergi kaydı var ama hizmet dönemi yok; çalışma var ama sigortalılık kaydı yok. Hayat var ama sistemde karşılığı yok.
Bu yalnızca teknik bir eksiklik değil; sosyal güvenlik sisteminin hafızasında oluşmuş bir boşluk. Bugün sahada görülen Bağ-Kur tescil mağdurlarının büyük bölümü 1990’lar ve 2000’lerin başında iş kurmuş, küçük esnaflık yapan kişiler. Kimi bakkal, kimi berber, kimi nakliyeci, kimi küçük atölye sahibi. O dönemlerde sigortalılık bilinci günümüz kadar yaygın değildi; kurumlar arası veri paylaşımı sınırlıydı. Vergi kaydı açılıyor ama Bağ-Kur tescili ya hiç yapılmıyor ya da yıllar sonra başlatılıyordu. Bedelini ise aradan 20-25 yıl geçtikten sonra ödemek zorunda kalıyorlar.
Emeklilik hesabında 8-10 yılın yok sayıldığını düşünün: yaş şartı tamam ama prim günü eksik. “Oysa ben çalıştım” diyor vatandaş; devlet ise “kayıtlarımda yoksun” diyor. Sorun tam da burada başlıyor.
Sorunun özü şudur: Devletin bir kurumu tarafından resmen tanınan ekonomik faaliyetin, başka bir kamu kurumu tarafından sigortalılık olarak kabul edilmemesi hukuki güvenlik ilkesini zedeler. Vergi dairesi sizi mükellef kabul ediyor, meslek odası sizi üye yapıyor, belediye ruhsat veriyor; fakat sosyal güvenlik sistemi sizi sigortalı saymıyor. Bu çelişkinin sürdürülmesi mümkün değil.
Peki çözüm ne?
Çözüm aslında karmaşık değil. 1 Ekim 2008 öncesi dönemde vergi kaydı, meslek odası kaydı, ticaret sicili kaydı gibi resmi belgelerle faaliyeti sabit olanların sigortalılık başlangıcının bu kayıtlara göre tescil edilmesi mümkün olabilir. Bu sürelerin primlendirilmesi için makul bir borçlanma modeli oluşturulabilir. Böylelikle devlet alacağını tahsil ederken vatandaş da hakkı olan hizmet süresine kavuşur.
Önemli olan şu: Amaç kimseye haksız avantaj sağlamak değil; fiilen çalışılmış ve resmi kayıtlara geçmiş sürelerin emeklilik hesabında karşılığını bulmasını sağlamaktır. Kimse çalışmadığı bir süreyi talep etmiyor; talep edilen, çalışılan dönemin yok sayılmamasıdır.
Üstelik mesele yalnızca bireysel emeklilik hesabıyla sınırlı değil; bu konu sosyal devlet ilkesinin de bir sınavı. Devlet, vatandaşına o yıllarda çalışmadığını söylediğinde, vatandaş da doğal olarak “O halde benden vergi neden alındı?” diye soruyor.
Meclis’in önünde duran görev nettir: Bağ-Kur tescil mağduriyeti ötelenemeyecek bir konu haline gelmiştir. Yüz binlerce kişinin emeklilik planı bu düzenlemeye bağlı. EYT sürecinde atılan tarihsel adımlara benzer bir ciddiyetle Bağ-Kur tescil meselesi de ele alınmalıdır.
Unutulmamalıdır ki sosyal güvenlik sistemi güven üzerine kuruludur. Güven sarsıldığında sadece prim dengesi değil, toplumsal bağ da zedelenir. Bağ-Kur tescil mağdurları ayrıcalık talep etmiyor; hak ettikleri hizmet süresinin tanınmasını istiyorlar. Devletin kendi kayıtlarıyla sabit olan emeğin emeklilikte karşılık bulmasını talep ediyorlar.
Sorulması gereken temel soru şudur: Çalıştığı resmi belgelerle sabit olan bir esnafın yıllarını yok saymak mı adalet, yoksa o yılları sisteme dâhil etmek mi? Cevap vicdanda hazır; mesele o cevabı kanuna dönüştürme iradesini gösterebilmekte.

















