“Kadın hakları açısından tarihe baktığımız zaman, islâmiyetin bu yolda
kadınlar yararına getirmiş olduğu yenilikleri dünyanın başka hiç bir yerinde
ve çağındaki devrimlerle kıyaslanmayacak kadar büyük bir hamle olduğu
açıkça görülecektir. Şöy1e ki:İslamiyetten önceki kadın haklarıyla sonrakiler
arasında saptanan büyük farklar bu gerçeği açıkça gözler önüne sermeğe
yeterlidir. 6. yüzyılın Arap kadını genellikle hak süjesi değil hak objesi idi.
Nitekim cahiliye çağı denilen islam öncesi çağda kadın evlenirken velisi
tarafından satılmakta ve bundan dolayı da satın alanın, yani kocasının
mamelekinden sayılmakta idi. Öyleki, koca öldüğü zaman karıları mirasçıları
arasında bö1üşü1mekte ve oğulları üvey anneleri ile evlenmekte idiler.
Doğaldır ki, bu durumda kadının miras hakkı da yoktu. Çünkü kendisi mirasın
konularından birisi sayılmakta idi. Kocalar karılarını hiç bir şarta bağlı
olmadan boşayabilmekte idiler ve dul kadınlar da bir yıl süre ile hiç bir
temizlik yapmadan bir çadırda oturmak zorunda idiler. Ayrıca bazı arap
kabilelerinde kız çocuklarının öldürüldüğü de herkesce bilinmektedir. 7 nci
yüzyılın başlarında islamiyet âyet ve hadislerle kadına kişiliğini tanıdı.
Bundan böyle “ergin ve mümeyyiz kadın tam ehliyetli hak süjesi haline geldi.
Artık o mirasın konusu deği1 bazı durumlarda erkeğin yarısını almakla
birlikte, bu hakkın da sahibidir.Evlenmede kocanın vermesi gereken bedel,
artık kadının velisine deği1, doğrudan kendisine ödenecektir. Böylece kadın,
boşanma veya dul kalma durumları için bir tür garanti elde etmiş olmaktadır.
Kadının iktisadi ve ticari hayatta istediği gibi ça1ışabilmesi için hiçbir engel
ka1mamıştır. Evlenirken iradesini beyan etmesi şarttır. Üvey oğulları ile
evlenme zorunluluğu kaldırılmakla kalmamış, hatta yasak1anmıştır. “ilim
tahsil etmek her müslüman kadın ve erkeğe farzdır” hadisi ile de bilimsel
alanda kadınla erkeğin farklı olmadığı gösterilmek istenmiştir. Ancak tarih
boyunca büyük islam alemindeki kadınların büyük çoğunluğu kendilerine
islâmiyetin tanımış olduğu bu haklardan tamamıyle habersiz ve bu hakların
bilincine varmadan gene de erkeklerin adeta bir kölesi gibi bir çok
bakımlardan eski yaşayışlarını sürdürüp gitmişlerdir. Çünkü islam ülkelerinde,
en ücra köylere kadar eğitim, değil kadınları, erkekleri bile ele alıp yetiştirme
yollarını aramamıştır. 1926 yılında Medeni Kanununun kabulü ile ve 5 Aralık
1934’de kadınlara siyasal haklarının tanınmasıyla, Atatürk de tarihin en
büyük devrimlerinin birini gerçekleştirmiştir. Ancak büyük şehirlerimizde ve
kasabalarımızda kadınların bugün bilim, bürokrasi, teknokrasi, öğretim,
eğitim, ticaret ve ekonomi alanlarında yüklenmiş oldukları rollere bakarak
kendimizi aldatmayalım. Bugün bile Türkiyemiz kadınlarının büyük bir
bölümü Cumhuriyet’le gelen devrimlerin kendilerine tanımış olduğu
haklardan habersizdirler; hatta islâmiyetin vermiş olduğu haklardan da
habersizdirler. Bu cümlemi bir örnek vererek açıklayalım: İslam dini dinsel
bir evlenme kuralı getirmemiştir yani Hiristiyan kişilerin kilisede rahibin
önünde evlenmek istediklerini beyan etmeleri ve doğan çocuklarını vaftiz
ettirip adları yazılmış olan kilise defterinin aynı sayfasına kaydettirmek gibi
bir saptanma işlemi müslümanlıkta öngörülmemiştir. Kilise öteden beri hem
evlenmeleri hem doğumları saptayan bir çeşit nüfus kütüğü görevini
yapmaktadır. İslam hukukuna göre evlilik sadece iki erkek tanık önünde
sözle ifade edilmekten öteye gidememiş olduğundan evlilik zevalinden sonra
bile iki erkek tanıkla saptanabilmekte idi. Böylece dini bir nikâhın olmayışı
bir çok kişileri eski geleneklerine göre evlenmekte adeta serbest bırakmıştır.
Yüzyıllar boyunca osmanlı imparatorluğunda evlenecek olanlardan izinname
adı verilen bir resmi belgenin istenmesi de evlenmeleri saptama imkânı
vermemiştir. Taraflar resmi belge olmadan da aralarında bildikleri gibi
evlenmeye devam etmişlerdir ve halâ da etmektedirler. Bugün hâlâ en ücra
köylerimize kadar öğretim ve eğitimin girmemiş olması, girdiği yerlerde de
yetersiz bulunması en ilkel evlenme biçimlerinin günümüze değin geçerli
olması sonucunu vermiştir. Bence bugün kanunlarımızda kadınlarla
erkeklerin eşitliğini bozan önemli hayati bir hüküm yoktur onun için Türk
kadınını bundan böyle kadınlara yeniden haklar veya eşitIik hakları
kazanmak için bir mücadeleye atılmak zorun1uluğunda görmüyorum.
Kadınların ancak kanunlarımızın kendilerine tanıdığı hakların bilincine
varabilmeleri ve onları erkeklerin baskısından uzak, serbestçe
kullanabilmeleri için bir eğitim ve öğretim seferberliğine inmek
zorun1u1uğunu kabul ediyorum. Ta ki kadın yalnız oy verme hakkı olduğunu
bilmekle kalmasın bu hakkını kocasının veya kendi üstünde etken olan başka
erkeklerin baskısından uzak özgürce kullanabilsin.”





YORUMLAR