İBB’nin Elazığ Lisesi ve Parti Devleti Tartışması
Türkiye’nin acilen aşması gereken engel nedir diye sorulduğunda farklı yanıtlar gelebilir: enflasyon, gelir dağılımı, hayat pahalılığı, işsizlik, üretimsizlik, verimsizlik, kutuplaşma, yargıda adalet eksikliği, keyfi yönetim, eğitim kalitesizliği gibi sorunlar listeyi uzatır. Ancak bu sorunların çözümü için önce aşılması gereken temel bir engel olduğunu belirten yazarın tespiti, “parti devleti”dir.
Dün yaşanan bir olay örnek olarak verildi: İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Elazığ’da Mesleki Teknik Anadolu Lisesi’ni bir milyon TL harcayarak yaptırdı. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in açılış için Elazığ’a gidip kurdeleyi kesmesi sırasında, devleti temsilen hiçbir yetkili törene katılmadı. Ne vali ne kaymakam ne il milli eğitim müdürü ne ilçe milli eğitim müdürü tören alanında yer aldı.
Yazar, soruyor: Okulun yaptıranı kim olursa olsun, okul devletin okulu değil mi? Okul milli eğitimin envanterine girmedi mi? Okula öğretmenleri Milli Eğitim Bakanlığı atamayacak mı? Okulu bakanlığın atadığı müdür yönetmeyecek mi? Bu soruların ardından, okul açılışına valinin ve milli eğitim müdürünün neden katılmadığına ilişkin nedenin, açılışı yapan kişinin rakip partinin genel başkanı olması olduğu vurgulanıyor. “Vali bizden değil” anlayışıyla yetkililerin törene gitmediği belirtiliyor.
Yazarın gözlemi şu: Eğer okulu AKP’li bir belediye yaptırsaydı, valiler ve diğer yetkililer ön safta poz verirdi. Çünkü valinin, kaymakamın, il emniyet müdürünün, milli eğitim müdürünün kendi konumlarını siyasi iktidara göre biçimlendirdikleri ileri sürülüyor. Sokaktaki bekçinin dahi kendini AKP’nin bekçisi gibi gördüğü, devletin tüm organları ve kurumlarının siyasal iktidarla bütünleştiği ve bunun sonucunda “AKP=Devlet, Devlet=AKP” durumu oluştuğu ifade ediliyor. Bu nedenle yazar, Türkiye’de parti devleti olduğunu ve bunun onarılmaz sonuçlar doğurduğunu savunuyor.
Parti devletinin sonuçları arasında, AKP karşıtı olanların veya AKP’yi eleştirenlerin güvenlik, yargı ve idari birimler tarafından “hain” damgası yemesi ve suçlu muamelesi görmesi gösteriliyor. Bu düzenin nasıl oluştuğuna dair siyaset bilimi perspektifi aktarılıyor: İdeolojik partiler kamunun önemli kurumlarına kendiyle uyumlu kişileri yerleştirerek devlet üzerinde hâkimiyet kurar; zamanla partiye bağlılık devlete bağlılığın önüne geçer ve gayri meşru fiili bir yapı oluşur. Parti, devletin kılcal damarlarına kadar girerek kendisiyle bütünleştirir.
Yazar, Türkiye örneğinin farklı olduğunu, parti devletine geçişin 2017 Anayasa değişikliğiyle gerçekleştiğini belirtiyor. Referandumla kabul edilen bu değişiklikle partili cumhurbaşkanlığı sistemi getirildi; cumhurbaşkanının hem devlet başkanı hem başbakan hem parti başkanı hem de ülkenin tek hâkimi olarak ilan edilmesi sonucu AKP ile devletin yapısının iç içe geçtiği savunuluyor. AKP’nin çıkarlarını korumak ve AKP’ye hizmet etmek, devlete hizmet etmekle eş anlamlı hale gelmiş bulunuyor.
Somut bir soru üzerinden devam ediliyor: Vali kime bağlı? Cumhurbaşkanı’na. Cumhurbaşkanı aynı zamanda AKP Genel Başkanı olunca, valilerin aynı zamanda AKP Genel Başkanı’na da bağlı oldukları öne sürülüyor. Bu durumun yalnız valiler değil, devletin tüm kadroları için de geçerli olduğu ifade ediliyor.
Yazar, valileri, kaymakamları, üst düzey bürokratları ve emniyet müdürlerini doğrudan kınamadığını; çünkü Anayasa’da parti devletinin açıkça yazdığını iddia ediyor. Partili cumhurbaşkanının rakip partinin genel başkanı ile sert polemiğe girmesi halinde, ilgili valinin veya kaymakamın o genel başkanın açılışına gitmeyeceğini, bunun Elazığ örneğinde gerçekleştiğini belirtiyor. Vali ve Milli Eğitim Müdürü’nün CHP damgası yemekten korktukları vurgulanıyor.
Son olarak, parti devleti anlayışının 2017 Anayasa değişikliğinde MHP lideri Devlet Bahçeli tarafından sisteme sokulduğu ve bu yapının, kutuplaşmayı artıran, devleti partizan olmaya zorlayan bir “ucube” haline getirildiği iddia ediliyor. Yazar, bu yapıya son verecek tarafın Bahçeli olması gerektiğini savunuyor.












