Beyaz Saray ve BM Gündemi: Erdoğan, Netanyahu, Trump
ABD Gizli Servisi ve ilgili kurumlar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun birkaç gün arayla Beyaz Saray’da konaklayacak olmaları nedeniyle güvenlik önlemleri aldı. Beyaz Saray’a bitişik Blair House’ta ağırlanacak yüksek profilli konukların korunması, Dışişleri Bakanlığı protokol birimlerinin sorumluluğunda olmakla birlikte, başkan da söz konusu olduğundan Gizli Servis ile koordineli olarak organize ediliyor.
Sıkı güvenlik protokollerinin bir parçası olarak Beyaz Saray çevresi yüksek çitlerle çevrildi ve önündeki Lafayette Meydanı kapatıldı. Bu önlemler, Viyana Konvansiyonu’ndan kaynaklanan uluslararası güvenlik standartları çerçevesinde, ziyaret edenlerin fiziki alan ihlalini önlemeye yönelik alındı. DC Metropolitan Polisi trafik ve çevre kontrolünde destek sağlarken Diplomatik Güvenlik Bürosu ile Gizli Servis de sorumluluk üstleniyor.
Çarşamba itibariyle yüksek çitlerin üzerinden Beyaz Saray çitlerine kadar halka açık geçişler mevcut. Perşembe günü Erdoğan, Pazartesi günü ise Netanyahu misafir edilecek. Protestocular, Beyaz Saray’ın 17. Cadde ile kesiştiği köşelerde veya Lafayette Meydanı dışında sınırlı alanlarda toplanabilir; Pazartesi günü Netanyahu karşıtı olumsuz bir protesto bekleniyor. Türk gruplar şu ana kadar gösteri bildirim planı sunmadı.
DC Metropolitan Police’ye (Metropolitan Police Department) bir toplantı veya gösteri planı bildirmek nezaket olarak değerlendiriliyor. Ulusal Parklar için National Park Service (NPS) izni ise 25 kişiden fazla katılımcı olması halinde gerekmekte. Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği önünde düzenlenen protestolar da genellikle bu bildirimle gerçekleştirildi. Türkiye’deki iktidar karşıtı gösterilere mekan olarak büyükelçiliğin seçilmesine dair eleştirilere rağmen, bazı gruplar mesajlarını doğrudan liderin bulunduğu yerde iletmenin tercih edildiğini belirtiyor.
Dünkü BM Güvenlik Konseyi Oturumu ve Liderlerin Mesajları
Dünkü Birleşmiş Milletler oturumunda konuşan liderler arasında ABD Başkanı Donald Trump ve Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva dikkat çekti. Lula da Silva, ABD Başkanı’na doğrudan atıf yapmaksızın ülkesinin demokratik hukuk sistemini överek dünya düzenine vurgu yaptı ve “Demokratik olmayan güçler, kurumları boyunduruk altına almaya ve özgürlükleri bastırmaya çalışır” şeklinde sert bir mesaj verdi.
Trump’ın konuşması ise öngörülebilir olmayan bir içerik taşıdı. Konuşmasının ilk yarısı iç kamuoyuna yönelik ifadeler içerirken teleprompter arızası sırasında “BM’den aldığım tek şey bozuk bir teleprompter” sözleriyle salonda kahkaha topladı. Konuşmanın ikinci yarısında BM’ye yönelik suçlamalar sertleşti; “BM sorunları çözmüyor, sorun yaratıyor.” ve “BM, yüz milyonlarca kaçak göçmenin ABD’ye kitlesel istilasını organize ediyor ve finanse ediyor.” gibi iddialarda bulundu. Yenilenebilir enerji girişimlerini “acınası şaka” ve iklim değişikliği iddialarını tarihin “en büyük sahtekarlığı” olarak nitelendirdi.
BM yakınlarında Gizli Servis tarafından hücresel ağı devre dışı bırakabilecek kapasitede, 100.000’den fazla SIM kart ve 300 sunucudan oluşan bir depo tespit edildi. Bu bulgu, yalnızca Erdoğan’ın süresini aşan mikrofonunun kapanması veya Trump’ın teleprompter ve yürüyen merdiven sorunları değil, daha geniş sabotaj risklerinin de değerlendirildiğini gösteriyor. Beyaz Saray basın sözcüsü Karoline Leavitt, yürüyen merdiven olayının araştırılması gerektiğini ve Times gazetesindeki BM çalışanlarının merdiven ve asansörleri durdurma şakası haberine ilişkin yorumlarda bulundu.
Trump’ın BM’ye ve Rusya-NATO İlişkilerine Bakışı
Nisan ayındaki Dışişleri Bakanlığı basın brifinginde ABD’nin, Rusya’nın Ukrayna’daki eylemlerini kınayan BM kararına “hayır” oyu veren ülkelerle birlikte davranması tartışma yarattı. O dönemde Dışişleri Sözcüsü Tammy Bruce, “Bu yönetim BM’de bir nedenle bulunuyor. BM önemli bir rol oynayabilir, geçmişte oynadı, yine oynayabilir.” demişti. Bruce’un daha sonra 9 Ağustos 2025’te ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Yardımcısı olarak atanması, Washington’un BM ile ilişkilerini tamamen sonlandırmadığı şeklinde yorumlanabilir.
Bu hafta New York’ta toplanan dünya liderleri çerçevesinde sorulan temel soru hâlâ geçerlidir: ABD, BM’yi hâlâ ortak sorun çözme platformu olarak mı görüyor yoksa ilişkisini azaltan bir tutum mu izliyor?
Filistin, Gazze ve Hamas
Trump’ın Suudi Arabistan ve Fransa’nın sponsorluğunda düzenlenen toplantısına Arap liderler ve Cumhurbaşkanı Erdoğan katıldı; toplantının bildergesi henüz yayınlanmadı. Erdoğan’ın Trump ile masanın başında birlikte oturması diplomatik bir jest olarak değerlendirildi ve Erdoğan toplantıdan memnun olduğunu sıkça belirtti. Ancak Trump ve Erdoğan’ın Filistin ve Gazze konusundaki yaklaşımları tamamen örtüşmüyor; eylem ve söylem arasındaki denge kritik.
Erdoğan, seçmen tabanının büyük çoğunluğu Filistin yanlısı bir bakışa sahip olduğu için söylemde Filistin’in yanında durdu ve “HAMAS direnişçi bir grup benim için” ifadesiyle Filistin protestocularını överken, Türkiye’deki protestocuların muhatap olma biçimi ayrı bir konu olarak duruyor. Erdoğan aynı zamanda ABD ile ekonomik ilişkileri ilerletmek üzere gümrük vergilerini düşürme adımlarını hayata geçirdi.
Filistin için yapılan pazarlıkların somut sonuçları ve ulaşılan noktalar hâlâ belirsiz. Trump, Erdoğan’ı HAMAS’a yönelik desteği konusunda eleştirirken, Filistinlilerin temsil ve taleplerinin sahada ne ölçüde duyulduğu tartışma konusu olmaya devam ediyor. Trump Filistin devletinin tanınmasını sınırlı bir konuda anlaşmazlık olarak nitelendirirken, Erdoğan Gazze’deki durumu “soykırım” olarak tanımlayarak İsrail’i sert şekilde eleştiriyor; bu farklılıklar iki liderin vizyonlarında önemli ayrışmalar olduğunu gösteriyor.
İsrail ile Ticaret ve Avrupa Tepkisi
Türkiye, 2024 yılında Gazze’deki insani kriz nedeniyle İsrail ile ekonomik ve ticari ilişkilerini resmi olarak kesme kararı aldı; Türk hava sahası İsrail uçuşlarına kapatıldı, İsrail gemilerinin Türk limanlarına girişi yasaklandı. Resmi verilere göre Türkiye’den İsrail’e yapılan ihracatta yaklaşık 1 milyar dolarlık bir azalma kaydedildi. Buna karşın bazı Türk şirketlerinin malları üçüncü ülkeler üzerinden İsrail’e sevk ettiği ve ambargonun fiilen aşıldığı iddia edildi; ürünlerin önce Yunanistan gibi aracı ülkelere sevk edilip oradan İsrail’e ulaştırıldığı belirtildi.
Türkiye Ticaret Bakanlığı bu iddiaları reddederken, Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) ve İsrail İstatistik Kurumu (CBS) dolaylı sevkiyatları veri olarak takip edip raporluyor. Böylece resmi ambargo ile pratikteki ticaret arasındaki çelişki kamuoyunda hükümetin Filistin hassasiyeti ile ticari uygulamaları arasındaki tutarsızlık tartışmasına yol açtı.
Avrupa Birliği de İsrail’e karşı ekonomik baskı uygulamayı tartışıyor; Komisyon, İsrail ile olan tercihli ticaret anlaşmasının askıya alınmasını ve bazı İsrailli yetkililere yaptırımlar uygulanmasını önerdi. Bu önerinin yaklaşık 5,8 milyar avroluk ticaret hacmini etkileyebileceği belirtiliyor, ancak Almanya ve Macaristan gibi bazı AB ülkeleri bu öneriye karşı çıkıyor.
Suriye, İsrail, SDG ve Azınlıklar
Suriye, uzun süredir ABD baskısı altında İsrail ile bir güvenlik paktı için görüşmeler sürdürdü. Dün Suriye Devlet Başkanı el-Şaraa, New York’ta yaptığı konuşmada İsrail’den duyulan korkuya ilişkin itirafı andıran ifadeler kullandı ve kendilerinden korkulmaması gerektiğini vurguladı. New York’taki Suriye Yahudi topluluğundan on bir kişi el-Şaraa ile yapılan toplantıya katıldı. El-Şaraa’nın geçmişte Suriye’de IŞİD ve El Kaide ile ilişkilendirilen iddiaları ve önceki dönemde ABD tarafından hapsedilmesi, Birleşmiş Milletler’deki görünümünü tartışmalı kıldı.
ABD Aleviler Derneği (AAUS), önde gelen Şii gruplar ve dini özgürlük savunucuları el-Şaraa’yı yakından izliyor. El-Şaraa hoşgörü ve kapsayıcılık vaat etse de hükümetinin Suriye’deki azınlıkları koruma konusunda başarısız olduğu uyarıları yapılıyor. Suriye’de Hristiyanlar, Aleviler, Dürziler ve Kürtlerin giderek marjinalleştiği ve şiddetle karşı karşıya kaldığı iddiaları bulunuyor; kuzeyde Arapların asimilasyon iddiaları da dezenformasyon tartışmalarına yol açıyor.
İsrail’in Suriye’deki hedefleri doğrultusunda Şam, anlaşmanın İsrail’in toprak ele geçirmelerini geri çevirmesini umuyor; ancak tam kapsamlı bir barış anlaşması uzak görünmekte. Türkiye ise SDG’nin (Suriye Demokratik Güçleri) merkezi yönetime entegrasyonunda ABD’den destek bekliyor. SDG kontrolünü kaybetmeden merkezi yönetimle koordinasyon sağlayabilirse Türkiye ABD ile doğrudan sürtüşme riskini azaltacak; ancak ABD tam birleşmeye sıcak bakmıyor gibi bir izlenim de var. Kuzeyde Arap güçler SDG ile çatışıyor ve sahada SDG’nin merkezi yönetimle koordinasyona girdiğini gösterecek belirgin bir değişiklik henüz gözlemlenmedi.
Bu konularda büyük veya önemli herhangi bir gelişmenin Trump-Erdoğan görüşmesi sonrasında duyurulup duyurulmayacağı ilerleyen günlerde netleşecek.
